Suay Karaman; Uyan Gazi Kemal

0
189 views

Yazarımız Suay Karaman’ın 25. Adalet ve Demokrasi Haftası çerçevesinde 30 Ocak 2018 tarihinde TÜMÖD’ün düzenlediği “Uyan Gazi Kemal” adlı etkinlik konuşması;
Değerli katılımcılar, sizleri dostlukla selamlayarak sözlerime başlıyorum. Adalet ve Demokrasi Haftası olarak adlandırılan 24-31 Ocak tarihleri arasında başta Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy olmak üzere yitirdiğimiz tüm yurtsever aydınlarımızın önünde saygıyla eğiliyorum; yitirdiğimiz tüm değerlerimiz ışıklar içinde uyuyorlar. Ve uyudukları yerlerden bizleri aydınlatmaya devam ediyorlar.

Konu başlığımız Uyan Gazi Kemal; Gazi Kemal uyansa ve bugünleri görse yine de Samsun’a çıkar mıydı dersiniz? Gazi Kemal uyansa ve size Gençliğe Hitabe’yi, Bursa Nutku’nu boşuna mı söyledim derse, utancımızdan yerin dibine girmez miyiz?

Konuşmamda eğitim konusu üzerinde duracağım. Bir ulusun geleceğinin eğitim ile şekilleneceğinin bilincinde olan cumhuriyet yönetimi, eğitim seferberliğine büyük önem vermiştir. 1923 yılında ortalama %5 olan okuma yazma oranı, 1940 yılında %25 olmuştur. Bugün okuma yazma oranı %95 seviyesindedir ancak okuduğunu anlamak ne durumdadır, işte orası tam belli değildir, belirsizlik vardır. Ama ne olursa olsun 1920’li yılların başında ortaçağ karanlığında yaşayan bir toplum, bugün 21. yüzyılın aydınlığına diğer İslam ülkelerinin hepsinden çok daha fazla ulaşmıştır.

Türkiye’yi yöneten siyasi iktidarlar, Atatürk’ün ölümünden sonra Kemalizm’in ilkelerinden ödün vermiştir. Bu süreçle birlikte emperyalist güçlerin yeniden ülkemizi kuşatması, aydınlanmanın şeriatın karanlığı tarafından kuşatılması, ülkeyi içinden çıkılması güç koşullara getirmiştir. Yıllardan beri dinci örgütlenmelere ortam hazırlanmış, bugün laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletini terk etmek konumuna gelinmiştir. Ne yazık ki gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunan yöneticiler, emperyalist güçlerin desteğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasına, bitirilmesine ve paylaşılmasına aracılık etmektedir. Yıllardır küresel güçlerin ve emperyalizmin karşısında dik duramayan siyasi iktidarlar, ABD ve AB emperyalizmine kucak açmış, AB’ye üye olmak adına tam bağımsızlığımızı ve onurumuzu feda etmek istemektedirler.

300 yıldır dünyayı sömüren ve yöneten emperyalizmi, ilk kez yenerek kurulan ülkemizde, Atatürk’ün ölümünden sonra, yabancı devletlerle ikili anlaşmalar yapılmaya başlanmıştır. 1 Nisan 1939 tarihinde ABD ile yapılan anlaşma, ülkemizin yabancı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıdığı ilk ikili anlaşmaydı. Bu anlaşma ile Türkiye, ABD’ye bazı konularda özel ayrıcalıklar tanımıştı. 12 Mayıs 1939 tarihinde İngiltere ile, 23 Haziran 1939 tarihinde Fransa ile iki ayrı deklarasyon yapılmış ve bunlar 19 Ekim 1939 tarihinde “Üçlü İttifak Antlaşması” haline getirilmiştir. Bu anlaşmalarla başlayan yanlış siyaset, bugünlere gelmemize neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili hayata geçildikten sonra, ABD tarafından yürütülecek yardım programlarının koşullarını ve hangi projelerin uygulanacağının saptanması açısından çeşitli raporlar hazırlanmıştır.

Ülkemiz, yapılan ikili anlaşmalarla tam bağımsızlıktan ödün vererek, Truman Doktrini, Marshall Planı, Dorr, Hilts, Barker ve Thornburg raporu gibi bir çeşit kapitülasyon benzeri anlaşmalarla bugünlere gelmiştir. Hazırlanan bu raporlar, Türkiye ekonomisi üzerindeki ABD baskısının ve Türkiye’nin kalkınmasında ABD görüşlerinin ve egemenliğinin temel belgelerini oluşturmuştur. Yapılan bu anlaşmalar sonucunda ülkemiz eğitimden sağlığa, ulaşımdan enerjiye, ekonomiden sanayiye, tarımdan iç ve dış siyasete kadar tüm konularda, emperyalist devletlerin politikalarına uygun olarak şekillenmiştir.

Bunların yanında Köy Enstitüleri’nin ve Halkevleri’nin kapatılması, demokrasiyi benimsemeyen, demokrasi dışı tutum ve davranışlarda bulunan iktidarların ülke yönetiminde olması, ülkemizin Ankara’dan değil, ABD ve AB’den yönetilmek istenmesi gibi pek çok etken bugünkü sıkıntılı, bunalımlı günlerimizin doğmasına neden olmuştur. Bugün ülke olarak yaşadığımız tüm sıkıntıların ardında, yıllardır uygulanan emperyalizmin isteği doğrultusundaki bu yanlış politikaların yattığı bilinmelidir.

Ülkemizde eğitim alanındaki devrim karşıtı ilk hareket 27 Aralık 1949 tarihinde imzalanan Fulbright Anlaşması olarak anılan ‘Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması hakkındaki Anlaşma’ ile başlamıştır. Bu eğitim komisyonuyla ilgili yasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden 13 Mart 1950 tarihinde geçerek, 5596 sayılı yasa çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır. Fulbright Anlaşması, Türk Milli Eğitim sistemini altüst eden, Türkiye’yi parçalayacak alt yapıyı oluşturan ve Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği fikir sistemini yok etmeyi planlayan bir anlaşmadır. ABD, Fulbright bürosu, Fulbright komisyonu, Fulbright bursu, Fulbright kredisi gibi pek çok sayıda isimlerle, sadece Türkiye’de değil, ekonomik ve siyasal işgali altındaki ülkelerde çalışmalarını sürdürmektedir. Bu anlaşmaya göre 4 Türk ve 4 ABD temsilcisinden oluşan Eğitim Komisyonu kurulmuştur. ABD Ankara Büyükelçisi ise bu komisyonun fahri başkanı olmuştur. Oyların eşitliği durumunda fahri başkanın kararı belirleyici olmaktaydı. Bu anlaşmanın tarihinin Köy Enstitülerinin kaldırılması ile aynı zamana denk gelmesi de düşündürücüdür.

Fullbright Anlaşması’nın en önemli özelliği; Amerikan yanlısı kadroların Türkiye’de kazanılabilmesi için eğitilme biçiminin saptanması ve gerekli giderleri karşılama yöntemlerinin belirlenmesidir. Bu belirlemeler aynı zamanda, ABD’nin Türkiye’ye göndereceği uzman, araştırmacı, öğretim elemanı adı altındaki personel için de yapılmaktadır. ABD ile işbirliği yapacak, geleceğin “Türk” yöneticilerini yetiştirmek üzere, ABD’ye götürülecek Türk öğrenci, öğretim elemanı ve kamu görevlilerinin konumları da, bu anlaşmayla belirlenmektedir.

Bu anlaşmanın içeriğinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bugün çalışmalarını etkin bir biçimde sürdüren, personel politikalarından, öğretim ve ders programlarına kadar pek çok konuda stratejik kararlar önerebilen, “Milli Eğitimi Geliştirme” adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi ABD vatandaşıydı.

Bu arada yine ABD yardım çerçevesi içinde, ellerinde kalan süt tozlarını ülkemizin okullarına göndererek, kültür emperyalizminin yanında, gıda emperyalizmi de saldırıya geçirtilmiştir. İlkokul yıllarımızda beslenme saatinde öğrencilere Amerikan kaynaklı süt tozundan yapılma süt görünümlü ya da ayran görünümlü beyaz bir sıvı dağıtılırdı. Hatta bazı okullarda Türk-Amerikan dostluğunun simgelerini taşıyan un ve yağdan yapılan unlu besinler de dağıtılırdı. Büyük olasılıkla üretim fazlası olan, son kullanma tarihi de geçmiş un ve yağların tiksinti veren kokusu ve tadıyla, öğrencilerimiz gıda emperyalizmine feda edilmekteydi. Dostumuz gözüken emperyalist ABD, sömüreceği ülkelere bir yandan bedava besinle gönülleri kazanırken, diğer yandan da gereksinim fazlası ürünlerini sokuşturmuş oluyordu. Böylece besin yoluyla ülkenin insanlarını denetim altına almakta ve kötü beslenmelerini sağlayarak zihinsel gelişimlerini de sınırlamış olmaktaydı.

Konunun bu bölümünde Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk’ü (1918-1994) anmadan geçmemeliyiz. Kendisinin şu sözü belleklerimize kazınmalıdır: “Günümüzde bir toplumu uysallaştırmak, yönetmek, entelektüel kapasitesini azaltmak, az düşünen bireylerden oluşan bir toplum yaratmak için top ve tüfek gerekli değildir; bunu beslenme politikalarını ele geçirerek barış içinde ve minnet duyguları ile başarabilirsiniz. Amerikan emperyalizminin yaptığı budur.”

Köy Enstitülerinin kapatılması ile aydınlanmanın önüne bir set çekilerek, 15 Şubat 1949 tarihinde ilkokullarda seçmeli din derslerinin okutulması ve 4 Haziran 1949 tarihinde de Ankara’da ilk ilahiyat fakültesinin açılması kararları alınmıştır. Fullbright Anlaşması ile cumhuriyetin eğitim programları üzerinde değişiklikler yapılmış, Atatürk döneminde, Türk Tarih Kurumu tarafından yazılmış kitapların hepsi öğretim programından kaldırılarak, yerine kendi istedikleri şekilde yazılmış tarih kitapları konulmuştur. Böylece çocuklarımız kendi gerçek tarihlerini bilmeden yetiştirilmeye başlanmıştır. Eğitim sistemimiz, sınav odaklı test sistemi haline getirilmiştir. Bunların yanında emperyalizmin yeşil kuşak projesi adına, eğitimde dinselleştirme ağırlık kazanmıştır.

Yalnızca Milli Eğitimde değil, diğer bazı bakanlıklara da, 1949 yılından başlayarak ABD’li uzmanlar yerleştirilmiş ve Türkiye, ABD’nin yarı sömürgesi durumuna düşürülmüştür. Eğer Fulbright olayını iyi kavrarsak, tarihimizin neden bizlere yanlış öğretildiğini ve gerçek Atatürk’ün neden anlatılmadığını kolaylıkla anlarız. En ilginç olan ise, 1949 yılından bu yana gelen hiçbir hükümet, bu anlaşmayı yürürlükten kaldırmaya çalışmamıştır.

Hizmet Ticareti Genel Anlaşması adı verilen GATS Anlaşması (The General Agreement on Trade in Services), 1995 yılında Türk milletinden gizlenerek, Tansu Çiller tarafından imzalanmış ve ülkelerdeki hizmetlerin özel sektöre devrini öngören uluslararası bir anlaşmadır. GATS Anlaşması’na göre savunma, güvenlik, sağlık, eğitim gibi hizmetler kamu hizmeti olmaktan çıkarılarak, özelleştirilecektir. Yani kamu hizmetleri parayla alınıp satılan meta haline getirilecektir. Buradaki amacı kısaca şu şekilde özetleyebiliriz; ulus devleti var eden hizmetler, emperyalist piyasaya devredilerek, ulus devletlerin altı oyulacaktır.

Bu süreçte Dünya Bankası tarafından ülkelere uzmanlar gönderilerek, eleman yetiştirilmesi, ABD’de burslar ve kurslar verilmesi planlanmıştır. 1995 yılında Dünya Bankası’nın aracılığıyla SPAN adlı Amerikan Eğitim Danışmanlık Şirketi, YÖK Dünya Bankası Dairesinde on yıl çalışarak, zihin çökertme tuzaklarıyla dolu yeni ders kitaplarını hazırlamıştır ve bu kitaplar öğrenciye parasız dağıtılmıştır. Böylece eğitim sistemimizin sosyal öğretim programından, liberal öğretim programına geçirilmesi sağlanmıştır.

Eğitimin özelleştirilmesi sürecinde 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra ilan edilen Olağanüstü Hal ile çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname sonucunda öğretmen yetiştirme programı merkezi İstanbul’da bulunan Maarif Vakfı’na devredilmiştir.

2006 yılında kamuoyundan gizli şekilde, basında hiç tartışılmadan, kapalı oturumda geçirilen 5544 sayılı yasayla kurulan Mesleki Yeterlilik Kurumu (MYK), Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı Sosyal Güvenlik Kurumu’nun içindedir. Anaokulundan üniversiteye kadar tüm örgün ve yaygın eğitim kurumlarımızı küresel piyasanın istediği biçimde yeniden şekillendirmekle görevli bir kadro burada bulunmaktadır. Müfredatları 3 aylık sertifikalı paralı kurslara çevirmekle görevli 10 yabancı uyruklu (ABD) uzmanın çalıştığı MYK, kamucu eğitimimizi piyasaya devretmeyi iyi beceren, bunun yasalarını ve kararnamelerini hazırlayan, YÖK’ten ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndan daha yukarıda, tek yetkili bir çeşit sömürgeci piyasa üst kuruludur. Eğitime indirilen bu darbe yasası, 2006 yılında, TBMM’deki üç partinin katılımıyla kapalı oturumda geçirilmiş, Anayasaya aykırılığı ortadayken, Anayasa Mahkemesi’ne götürülmemiş ve zamanın cumhurbaşkanı tarafından da onaylanmıştır.

MYK, “yaşam boyu öğrenme” adı altında paralı çıraklık kursları ve paralı sınırsız sınav getirmekle işe başlamıştır. Zamanla fen liseleri, meslek liseleri ve tüm öğretmen yetiştiren fakülteler kapatılacaktır. Fakülte binaları kâr amaçlı işletmelere, okur-yazar olanların her yaşta ve her kılıkla gideceği “yaşam boyu öğrenme” adıyla piyasadan alınan çıraklık kurslarının benzerine dönüşecektir. Barolar da MEB ya da üniversiteler ile ortaklaşa, yeni meslekler için kolları sıvamış, “Arabuluculuk-Bilirkişilik” gibi paralı sertifikalı kursları açmaya başlamışlardır. Böylece bu örgütlere yeni gelir kapısı açıldığı için, bu yapılanlara sessiz kalmaları sağlanmıştır. MYK yasası, Dünya Ticaret Örgütüyle birlikte hazırlanmış piyasacı eğitim darbesidir, bir karşı devrimdir. Adına “Yaşam Boyu Öğrenme” denen olay, paralı kurslar tuzağından başka bir şey değildir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda, Sağlık Bakanlığı’nda ve YÖK içerisinde bütün yaşananlar ve aklınızın almakta zorlandığı bütün işler buradan kotarılmaktadır. Yasada şöyle yazılmıştır: Bu kanun kapsamında olan “eğitim ve öğretim kurumları” denilince, bütün örgün ve yaygın eğitim kurumları anlaşılmalıdır. Anaokulundan üniversiteye kadar ilk, orta ve yüksek okulların tümünde, bilgi, beceri, tavır ve tutumların neler olduğunu belirleme yetkisi bu kuruma aittir. Yasadaki maddeler iyice incelendiğinde Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK tarafından verilen bütün diplomalar artık geçersiz kılınacak, bakanlık binaları, diplomalar, fakülteler ve eğitim kurumları piyasaya devredilecektir.

2004 yılı Kasım ayı Tebliğler Dergisi’nde yayınlanan bildiriye göre ilköğretimden Resim, Müzik, Beden Eğitimi, Din Kültürü, Bilgisayar ve İngilizce dersleri, seçmeli ders statüsüne konulacaktır. Bu dersler piyasada paralı kurslara çevrilecek, fiilen kaldırılacaktır. Üstelik Din Kültürü dersinin camilerde imamlar tarafından verilmesi de gündemdedir.

Milli eğitimde 4+4+4 olarak değiştirilen sistem, şimdi yeniden değiştirilmek istenmektedir. Beşinci sınıfların dil ağırlıklı sınıf olacağı, tam gün eğitime geçileceği gibi konular bizzat bakanlık tarafından açıklanarak tartışılmaktadır. İlkokullara konulan Arapça dersinden sonra beşinci sınıfların yabancı dil hazırlık sınıfı olarak planlanması da şüphesiz ki, bu emperyalist kuşatmaların sonucudur. Günümüzde ilkokullarda okullaşma oranı, son on yılın en düşük düzeyine inmiştir. Ülkemizin şiddetle bilime, teknolojiye ve üretime ihtiyacı varken, inatla teknik meslek liselerin sayısı azaltılarak, yerine imam hatip okulları arttırılmaktadır.

Bir yılda 1002 imam hatip lisesi ve ortaokulu açarak, aydınlanma çağına ulaşacaklarını sananlar, aslında şeriat yolunda hızla ilerlemektedirler. Bunun yanında son bir yılda 1777 özel okul açılması da, kamusal eğitimin hızla terk edilerek, eğitimin özelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Zaten 8 Şubat 2007 tarihli ve 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na göre, özel okullarda öğrenim görecek öğrenciler için eğitim ve öğretim desteği verilmektedir. Bu destek, öğrencilerin özel okullara yönelmesini sağlamaktadır. 2017-2018 eğitim ve öğretim yılında toplam 340 bin öğrenciye, okul türlerine göre 3.060 ile 4.280 TL arasında değişen eğitim ve öğretim desteği verilecektir. Böylece eğitimin özelleştirilmesi yolunda hızla yol alınmaktadır.

Siyasi iktidarın hazırladığı yeni öğretim programıyla biat kültürü yaygınlaştırılacak, bakanlığın yetkileri dinci tarikatlara, cemaatlere, Ensar, Türgev gibi vakıflara geçecek, karma eğitime son verilecek ve Öğretim Birliği Yasası ortadan kaldırılacaktır. Evrim teorisi çıkarılarak bilimsel içeriği yok edilen öğretim programıyla, cihat kavramına övgüler yapılmakta, Osmanlı hayranlığıyla yoğrulmuş bir tarih teziyle de cumhuriyet düşmanlığı yaratılmaktadır. Müzik derslerinde çocuk şarkıları ve marşlar yerine sadece ilahi ve benzeri dini müzikler öğretilecektir. Bunun yanı sıra bazı ders kitapları şiddet, kadın düşmanlığı ve şeriat ile yoğrularak, bilimsel gerçeklere ve evrensel değerlere karşı bilgilerle doldurulmuştur. Recm, öldürme, kısas, el-ayak kesme gibi günümüzle bağdaşmayan olgular da ders olarak okutulacaktır.

8 Haziran 2017 tarihinde yürürlüğe giren “Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği”ne göre etkinlik listesinden 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı çıkarılmıştır. Bu ulusal bayramlar yerine 15 Temmuz gibi soru işaretleriyle dolu bir gün ile kutlu doğum, ku’tül amare, İstanbul’un Fethi gibi etkinliklere yer verilmiştir.

Yeni öğretim programından eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk de kaldırılmıştır. Halbuki Atatürk, öğretim programı için zorunluluktur, olmazsa olmazdır. İşte siyasi iktidarın hazırladığı yeni öğretim programı, laik ve bilimsel eğitim anlayışına, cumhuriyet değerlerine, Atatürk ilke ve devrimlerine açılan bir savaş manifestosudur.

Atatürk sonrasında eğitimi anlatınca derin bir öfkeye kapıldığınızın farkındayım ve Gazi Kemal uyansa bizlere neler derdi diye düşünüyorsunuz? Gazi Kemal bize emperyalizmi tanıyarak bu topraklarda tam bağımsız olarak yaşamayı öğretmişti ama biz bunu da öğrenemedik. Eğitimimizin bu durumlarını görünce Uyan Gazi Kemal demekten başka bir sözümüz olamaz şimdilik. Bizlerin uyanması gerekirken, Gazi Kemal’in uyanmasını beklemek, elini taşın altına sokmamak, mücadeleye katılmamak anlamındadır. Ne olursa olsun tüm bu emperyalist saldırılar karşısında bir gün uyanacağımızı diliyorum ve sözlerimi Uğur Mumcu’nun 29 Ekim 1979 tarihli bir yazısından küçük bir alıntıyla bitiriyorum: “Cumhuriyetin temelini elsiz ayaksız yeşil yılanlar kemiriyor; devletimiz NATO generallerinin emrinde; ülkemiz IMFlerin ipoteğindedir. Uyan Gazi Kemal uyan. Miralay İsmetlerle uyan, Karabekirlerle, Çakmaklarla, Albay Bekir Samilerle, Yüzbaşı Selahattinlerle, efelerle, seymenlerle, işçilerle, köylülerle, aydınlarla uyan. Uyan Gazi Kemal uyan. Batıdan doğuya, güneyden kuzeye, Kuvvayı Milliyecilerle uyan. Uyan Gazi Kemal uyan. Devletin devlete, insanın insana kulluğunu yok etmek için uyan. Uyan Gazi Kemal uyan..” Hepinizi saygıyla selamlıyor ve teşekkür ediyorum